Yaklaşık iki asırdır yeni bir modernite oluşturmaya gayret edilen tarihimizde Tanzimat, Osmanlı olmaktan vazgeçmeden, modernliğin yeni normlarına adapte olmanın, bu topraklara has bir modernliğin Osmanlılık içinde aranmasının hikâyesiydi.
Siyasi langajda birinci “Restorasyon” olarak adlandırılan bu ilk modernlik tarzı, bir yandan 1789 Fransız İhtilali’nin estirdiği özgürlük ve insan hakları rüzgârlarının Osmanlı diyarlarına ulaşması, bir yandan da imparatorluğun erime, hatta ortadan kalkma korkusu, Bab-ı Ali’yi arayışlara yöneltmesiydi. Gerek “Islahat Fermanı” gerekse “Tanzimat Fermanı” işte bu arayışların ürünüydü. Bu reformlar “Kadim değerler”i savunanlar ile “Modernite” yanlıları arasında bugüne kadar süregelen ayrışmanın tohumlarını attı. Bu tarihî süreçte siyasetin gerçekte liberal bir anlayıştan ziyade “yeni”nin, kendisiyle rekabet edemeyeceği varsayılan, “eski”yi tedricen ortadan kaldıracağı varsayımıyla, yasaklayıcı modernleştirmeciliğin doğuracağı tepkilerden kaçınma isteminden kaynaklandığını belirtmek doğru olur. Buna karşın bu yaklaşım neticede bir değil çok sayıda “modernlik” olabileceği ve geleneğin de kendisini modernlikle bağdaştırarak yeni modernlikler yaratılmasına katkıda bulunabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
İkinci “Restorasyon”, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların dağılma sürecine girmesinin tetiklediği travma, ancak “ulus devlet” ile aşılabilirdi. İttihat ve Terakki cemiyetinin başını çektiği Türkçü siyaset arayışı, Tanzimat dönemiyle mukayese edildiğinde açık bir karşı devrimdi. Osmanlı sözcüğünü kullanarak Osmanlı’yı yıkmanın, egemenliği sadece hakim milletin etnik kimliğine oturtarak dışlayıcı bir vatandaşlık üretmenin başlangıç yıllarıdır o dönem… Bu tarihî dönem içerisinde İttihatçı mantığın da kendine uygun bir modernlik tasavvuruna ihtiyacı oldu ve bunu elitist bir bilimselcilikte buldu. Cumhuriyet döneminde laikliğin ‘bilimsel’ bir yaklaşım olarak görülmesi de, Türklüğün tarihini ‘bilim’e dayama çabaları da hep modernlik adına yapılmış ve devletçiliği dokunulmaz hale getirdi. Ne var ki bu anlayış Batı’dakinin tam aksi yönde gidilmesini, kamusal alanın daralmasını, devlete biat eden, ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını devletten öğrenen bir ‘vatandaş’ın yaratılmasını ifade etti. Söz konusu ideolojik tavrın doğal sonucu devletçilik adı altında elitizmin siyasete egemen olmasıydı. Bu sürecin devamı mümkün gözükmüyordu; “Yeni Dünya Düzeni” Türkiye’yi daha çoğulcu bir sisteme zorluyordu ve CHP’nin yönetimde kalması garanti değildi. Çok partili sisteme dayanan ‘demokrasi’ rejimine geçilmesi gerekiyordu.
ÇOĞULCU BİR MODERNLİK ANLAYIŞI
Türk siyasetinin liberalleşmesini öngören “Dörtlü Takrir” (Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kurmalarını tetikleyen önerge) üçüncü “Restorasyon”un harcını oluşturdu. Mustafa Kemal-İsmet İnönü çizgisinin kurumsallaşması ve siyaset üstü konumunun sabitleşmesi gerekiyordu. Ordu bu işleve sahiplendi; böylece bir askeri vesayet rejimine geçildi… Çok partili sisteme dayanan ‘demokrasi’ rejimin dış yüzüydü sadece… Rejim, bütün önemli konularda askeri vesayetin tahakkümü altındaydı. Dolayısıyla, 1950 sonrası Türk modernleşmesi, her ne kadar Tanzimat sonrası “Osmanlı modernliği”’ne benzerse de, çoğulculuk ortamında sahneye konulmuş yasakçı/baskıcı/otoriter bir modernleşme özelliklerini taşıyordu. Özal dönemi öncesi Türk modernleşmesinin temel sorunu yukarıdan aşağıya yapılmaya çalışılmasıydı. 1983’ten sonra (28 Şubat süreci benzeri parantezler bir kenara bırakılırsa) bir yumuşama gözlendiği, kitlelerin bu alandaki tercihlerinin de göz önüne alındığı, farklı modernlikler olabileceğinin kabullenildiği doğrudur; ama gerçek anlamıyla yukarıdan aşağıya impoze edilmiş, çoğulcu bir modernlik anlayışının son otuz beş yıla ait bir gelişme olduğunun vurgulanması gerekir.
Dördüncü “Restorasyon”, demokrasi ve artan özgürleşme mecraları sayesinde son tarihî dönemde, sessiz devrim ve Kemalist Cumhuriyet’in laik ulusu azınlık seviyesine çekilmek zorunda kalmasıydı. Daha da önemlisi Türkiye bir yeniden uluslaşma sürecini yaşaması, inançlarına saygı duyulmamış İslami kitlelerin haklarına kavuşturulması, Müslümanlığın merkeze alındığı yeni millet anlayışı ile kendi milletiyle ve kendi hâkim tek parti (AKP) rejimi oluşmasıydı. İlk etapta birçok kişi, modernlik konusunda, AKP olgusunu nasıl değerlendirmek gerektiğini bilemiyordu. Çünkü onların beklentisi, özgürlük ve eşitlik türü ideallerin ancak sekülerleşen toplumlarda olabileceği görüşündeydi. Dışarda ve içerde birçok ‘laik’ kimlik sahibi, Hıristiyanlığın modernliğe daha yatkın olduğunu, Müslümanlığın bunu beceremeyeceğini düşünüyorlardı. Oysa itiraf etmek gerek ki, Türkiye’de tam da bu beklenmeyen, ihtimal verilmeyen süreç gerçekleşti – mevcut iktidarın ilk iki döneminde. AKP, AB’nin ipine sarıldı, toplumun geniş kesimlerini kucakladı, askeri ve yargısal darbe girişimlerini, toplumun desteğiyle def etti. Ancak bu değişim dinamiğinin karşısında kültürel serbestlikle siyasi/İslami/muhafazakârlığı birleştiren bir cephe bulunuyordu. Halen varlığını gösteren söz konusu cephe liberal değerleri savunmuyor… Çünkü bireyselliğe değil, otoriter laiklikte buluşan bir İslamcılığa dayanıyor. İslamcılık ise farklı tonlarda da olsa ‘modernizm’e karşı radikal bir tepki. Ama tam da bu nedenle modern bir ideolojidir.
Bu son yıllarda Tayyip Erdoğan ve ekibi referanslarını bu dinî ideolojiden almaya özen göstermekte. Dolayısıyla onların kendi eylemlerini, yaptıklarını, yapmak istediklerini bu referans çerçevesi içinde anlamlandırıp, siyaset perspektiflerini artık ‘muhafazakâr demokratlık’ değil, İslamcılık düşüncesi belirliyor ve giderek daha net bir şekilde Avrupa Birliği ve değerlerinden uzaklaşıyorlar.
‘MUHAFAZAKÂR DEMOKRAT’IN ‘U’ DÖNÜŞÜ
Dahası da var: Artık dini olmayanın, dahası dindar olmayanın veya dini inancını iktidar seçkinleri gibi tanımlamayan, gündelik hayatını bu şekilde düzenlemeyen herkesin, ‘bu ülkenin çocuğu’ sayılmayacağı, dışlanacağı, ‘Batı taklitçisi şebekeler’, ‘hainler’, ‘işbirlikçiler’, ‘FETÖ’cüler’, ‘içerdeki düşmanlar’ olarak tanımlanacağı, bir devrin başında olduğunu hisseden vatandaşların sayısı gün geçtikçe artmakta. İktidarın, demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak otoriterleşmeyi kendine kılavuz edinmeye kalkışması da Türkiye’de her alanda bir geriye gidiş olduğunu bariz bir şekilde gösteriyor. Oysa yakın zamana kadar, Türkiye, geniş bir kesimde dünya için beklenmedik bir lütuf, İslam’ın demokrasi ve kapitalizmle bir arada olduğu hareketli bir örnek, bir model olarak görülüyordu.
İktidarın uzunca bir süre “İslamcı gömleğini çıkardığını” ve merkezine AB üyeliğini koyduğunu ilan ederek ‘muhafazakâr demokrat’ diye kendini tanımlayıp mutlak güç sahibi olma yolunda belli bir mesafe aldıktan sonra tekrar İslamcılık siyasetine soyunması, laikçi çevrelerin dindar/muhafazakâr siyaset ve siyasetçilere karşı önyargılarını doğrular bir hal alıyor. Ve, Türkiye, ne yazık ki olgunlaşmamış demokrasi ile, ABD destekli15 Temmuz 2016 darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak gören iktidar,parlamenter sistem yıkıp, yerine eşi benzeri olmayan “Türk tipi başkanlık sistemi”/ bir saray rejimi restorasyonuyla garip bir modernlik serüveninden geçmeye devam ediyor.
Ancak bugün bu bile yetmiyor!Yetmiyor, çünkü 2023 seçimi ya da olası bir erken seçimde Erdoğan’ın iktidarını sürdüremeyeceğine dair işaretler gittikçe çoğalıyor – ekonomik ve siyasi işaretler, rejimin ortalığa saçılan mafyokratik ilişkileri, hatta gençlerin ve kadınların sosyokültürel itirazları – ama iktidarı demokratik yollarla devretme fikrinden çok uzak olduğunun işaretlerini her gün gösteriyor.
YOLUN SONU GÖRÜNÜRKEN İKTİDAR KOLTUĞUNU BIRAK(AMA)MA ÇIĞLIKLARI
Cumhurbaşkanı Erdoğan son bir ay içinde iki – üç kez, iktidarı Millet İttifakı’nın alma olasılığını gündeme getirdi. İlki “İktidarı alırlarsa, olmaz ya…” diye dillendirildi. En son bizzat kendisi tarafından bu endişe, “Bunlar iktidara gelirlerse uçakları satacaklarını söylüyorlar…” olarak söze döküldü. Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Memleketi bunlara teslim etmeyiz” dedi. Bu söz demokrasi karşıtıdır. Hukuka aykırıdır.
Millet sandıkta karar verdikten sonra bu kutsal karara kimse karşı çıkamaz. Siyasal iktidar da kazanan partiye veya partilere devredilir. Bunun tersi “Ben seçimleri tanımıyorum”, “Ben iktidarı devretmiyorum” demektir ki, bunun anayasa hukukundaki adı “siyasal darbe”dir. Böylesi bir durum ülkeyi kaosa götürür.
İktidar değişikliğine karar verecek olan halkın verdiği oylarda ifadesini bulan milli iradedir. Dolayısıyla iktidarı yeni bir partiye veya partilere “teslim” edecek olan halktır. O zaman geldiğinde hiç kimse, hiçbir güç, milli iradenin gerçekleşmesini engelleyemez. Serbest seçimlerde ifadesini bulan demokratik yarış, kazanmak kadar kaybetmesini de bilmeyi gerektirir. Ülkeyi yalnız kendilerinin yönetebileceğini düşünmek, demokratik rejime inançsızlık ifadesidir.
Türkiye devleti, 98 yıllık bir cumhuriyettir. Üç kez askeri darbe veya müdahalelerle kesintiye uğrasa da 76 yıldan beri çok partili demokratik rejimi yürütmeye çalışıyor.
14 Mayıs 1950’de yapılan dürüst seçimleri DP kazandı. Ve 27 yıllık tek parti CHP, siyasal iktidarı barış içinde DP’ye devretti. İşte bu nedenle de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bütün dünyada demokrasi kahramanı olarak kabul edildi.
Halk yönetimi demek olan cumhuriyet ve halk iktidarı demek olan demokrasi, halkın belirli aralarla yaptığı seçimlerle ortaya çıkan milli iradenin yaptığı tercihlerle işlerlik kazanır. Bu seçimlerle halk, hangi parti veya partilerin iktidar, hangilerinin muhalefet olarak görev yapacağını, bu görevlerin yasama ve yürütme organlarında kimler tarafından yerine getirileceğini belirler.
Halen 2017 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle yürürlüğe konulan ve başka hiçbir demokratik ülkede benzeri bulunmayan, erkler arası denge ve denetim mekanizmalarından yoksun bir alaturka başkanlık sisteminin uygulandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu bir fetret dönemidir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak adlandırdıkları bu sistemin kaldırılması ve yeniden parlamenter sisteme dönüş için gerekli anayasa değişikliğini yapacak bir parlamento aritmetiğinin ortaya çıkması, sonra da ortak akılla gerekli restorasyonları yapması,önümüzdeki seçimlerden beklenen en önemli sonuçtur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir an önce demokrasinin ve istişarenin, yani aklın – bilimin egemen olduğu bir sisteme geçmesi için vakit gelmiş, geçmektedir.
BU ÜLKE KİMSENİN MÜLKÜ DEĞİLDİR
İktidar bir ganimet değil, bir emanettir.
Ülke kimsenin mülkü değildir, şehit kanlarıyla kazanılmış vatandır.
Toplum, kimsenin cemaati değil, kadınlarımızın ve gençlerimizin mücadesiyle, Kuvayı Milliye savaşını vererek akılla, vicdanla kurtulmuş millettir.
Hiç kimse yanlış hesaplarla yanlış işlere girişmesin.
Atatürk Cumhuriyeti nasıl kuruldu ise yoluna öyle devam edecek, demokrasi ile güçlenecektir.
Atatürk Cumhuriyeti’nin yarattığı “uygar bilinç”, bu ülkeyi hiçbir yanlış hevese bırakmayacaktır.
Bilelim ve bildirelim…
