Pazar, Şubat 1, 2026
No menu items!
Ana SayfaİskenderunProf.Dr. Garip Turunç'un kaleminden:KÜRT SORUNU

Prof.Dr. Garip Turunç’un kaleminden:KÜRT SORUNU

 

Prof.Dr. Garip Turunç 

Yazdı

 

KÜRT SORUNU

 

Toplumsal meselelerin tartışılmasında bataklık metaforu sıkça kullanılır. Önemli olanın sivrisineklerin öldürülmesi değil, bataklığın kurutulması olduğu söylenir. Ancak toplum, çoğu zaman gerçek meselelerin köküne gidecek, onunla yüzleşecek kadar olgun olmadığı için, siyaset de kısa vadede yüzeysel tedbirlerin peşinden gider. Hele sivrisinekler çoğalıp canınızı acıtmaya başladığında, bataklığı tamamen unutup meselenin görünen yüzüne yoğunlaşırsınız.

 

Türkiye de yıllardır bunu yapıyor. Ülkemizde Kürt sorunu’nun ve buna bağlı olarak “terör”ün günlük politik söylemin değişmez konularından biri, hatta son 40 yıldır ilk sırada yer aldığı söylenebilir. Ancak aralıklı da olsa “anarşi, terör ve bölücülük sorunu” içerikli söylev ve cümleler yüzyılı aşkın zamandır, Türkiye’nin politikasında “vatan ve millet kurtarıcı” hamasetin avcı okunu oluşturuyor. Son yıllarda ise, bu ürkütücü “bela” üzerine konuşulmadık gün neredeyse yok gibidir. Neden böyledir denirse, yönetici ve egemen erki temsilen konuşanların, Kürt sorunun olmadığını, “başta PKK olmak üzere terör örgütleri”nin varlığından söz ederek sorunun sadece bir “terör sorunu” olduğuna işaret edecekleri besbellidir.

 

Peki bu yaklaşım Türkiye’nin Kürt sorununu çözer mi? Bırakın çözmeyi “görünmez” hale getirir mi?

 

Bu sorulara yanıt verirken, “evet” istikametinde bir ima bile akıl dışı olur.

 

“TERÖR SORUNU”MI ?

 

Türkiye Kürt meselesinin toplumsal, etnik, siyasi bir sorun olduğunu inkar eden pek çok iktidar gördü. Hemen hepsi bu sorunun açtığı asayiş ve şiddet tuzağına düştü. Bugün de durum, askeri teknolojik imkanların artmasına, Türkiye’nin bölgede daha müdahil ve askeri açıdan aktivist politikalar izlemesine rağmen farklı değil. Örnek olsun, şu kadar bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan “bölücü terör örgütü PKK nasıl ve neden bu kadar on yıldır varlığını hâlâ sürdürebilmiştir?” sorusunun sorulması ve yanıt aranarak çözümün bu yanıt üzerinden oluşturulması yönündeki akıl yürütmeler ve önermeler günümüz iktidar ayrıcalıklarının en önemli korkusudur. Böylesi sorular yerine ezber bir duanın durmaksızın tekrarı gibi “terörün kökünü kazımak” tan söz ederek asıl nedeni ve durmaksızın kanayıp yüzeye ürün veren “yara”yı gizlemeye/örtmeye çalışırlar. Bu çünkü, sadece yüzlerce milyar liralık kaynağı “terörist” denilenleri imha etmek için dağı-taşı, insan yaşam alanlarını, hayvanların besim kaynaklarıyla barınma bölgelerini yakıp-yıkmaya ayırma eyleminin sorgulanmasına barikat oluşturmuyor, siyasal-iktisadi ve sosyal bir sorunun egemen olmayı ve yönetmeyi sürdürebilir kılma malzemesine dönüştürülmesi politikasında devamlılığı da sağlıyor.

 

Daha açıkçası şudur: Türkiye’yi yönetenler Kürt sorununun varlığını, özellikle ulusal taleplerle kitlesel hareketliliğin yükseliş dönemlerinde kabullenip “Kürt realitesini kabul ediyoruz, bir çözüm bulacağız, yeter ki ülkemiz bölünmesin” anlamında sözler etmelerine ve Erdoğan döneminde yapıldığı tarzda “çözüm masaları” oluşturup sonrada “terörün siyasal temsilcileri” olarak zindan yolu gösterdikleri kimselerle pazarlığa oturmuşlardır. Buna rağmen ama, yüzyıllık bir devamlılık gösteren şekilde Kürt sorununa ilişkin devlet politikası, “Türk milletini oluşturan unsurlardan biri olan Kürtler”in ulusal taleplerinin olamayacağı ve kabul edilemeyeceği şeklinde taşlaşmıştır. Bu politikanın başlıca özelliklerinden biri de, nedenleri, kaynağı değil sonuçları öne çıkarmasıdır. “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır, onu da son terörist kalmayana dek savaşarak yok edeceğiz” denmesinin nedenidir bu. Ne ki bu çabanın kök tutması mümkünsüzdür. “Bataklığı kurutma” türü askeri politikalarla yüzbinlerce insanın yerinden edilmesi ve on binleri bulan yok etmelere rağmen mevcut halin devamına itirazlar devam edip bu itiraz milyonları kucaklayacak genişlemeye varıyorsa (“terörün siyasal uzantısı” diye kapatmak için Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açarak hedefe konan HDP’nin 6 milyonu aşkın oy desteği anımsansın), gece-gündüz “bölücü terör”den söz edip onu yönetme politikalarında araçsallaştırmak, çözümsüzlük devam ediyor demektir. Sonuçta, Türkiye kendi eliyle her gün bataklığı beslerken, sivrisineklerden şikâyetçi olmak gibi epeyce garip bir durumda kalıyor.

 

Kürt meselesi ve Türkiye şu iki basit evrensel kuraldan azade değil: “Toplumsal meseleler kuvvet yoluyla çözülemez ve bu tür meseleler, yanlış teşhislere, politikalara, özellikle kuvvete tepki verir.”

 

TOPLUMSAL MESELELER KUVVET YOLUYLA ÇÖZÜLEMEZ

 

 

Nitekim, Kürt sorununun, beka söylemine ve asayiş politikalarına verdiği yanıt açıktır: Sorunun alanı genişlemiş ve dinamiklerini çeşitlemiştir. 1990’larda Türkiye’nin 10-15 ilini kuşatan bu sorun bugün Suriye’den İstanbul’a uzanan bir hat üzerinde ülkenin ve bölgenin belirleyici bir dinamiğine dönüşmüştür. Ortadoğu’daki Kürt egemenlik alanı hiç olmadığı kadar büyümüş, Türkiye kendi Kürt sorununu bu alandan koparıp demokratik bir entegrasyonun kapılarını açabilecekken, izlediği siyasetle kendi meselesini Ortadoğu’nun tam parçası kılmıştır.

 

Dün bulunduğumuz nokta basitçe şöyleydi: Türkiye Kürt sorununu demokratik-entegrasyon esası ve yerel yönetimler üzerinden bir modelle bir çözüme bağlama ve bunu bölgeye ihraç etme imkanına sahipti. Bugün bulunduğumuz nokta ise durum yine basitçe şöyle: Türkiye çözümü değil, sorunu bölgeye ihraç etmiştir. Bugün bölgede, oyuna müdahil uluslararası bir çok aktörün egemenlik kavgasında ve güç arenasında edilgen bir durumdadır, Türkiye’nin Kürt sorununa ilişkin çözüm ve denge modeli, dışarıdan içeriye doğru yönelme noktasına gelmiştir.

 

Suriye’de çözüm olarak görülen politikalar sonucu PKK 10 kat güçlenmişse Türkiye’nin bekasını olumsuz yönde etkilemişsiniz demektir. ABD desteği çekiyor mu ? Hayır. Peki YPG, PKK bölücü terör örgütünden daha büyük bir beka sorunu haline geldi mi ? Evet. 2011 yılına kadar komşumuz Suriye Arap Cumhuriyeti’ydi. İyi-kötü onunla masaya oturuyorduk. Şu an muhatap olduğumnuz ise ABD ve Rusya’dır. ABD ve Rusya ile masaya oturmadan PKK-YPG sorunu da çözülmez .

 

Her halükarda sorunun çözümü esastır, ancak çözümün dili ve meşruiyeti de o denli önemlidir. Korkutucu sözcüğe sarılıp seferberlik ilanlarıyla “parça parça edeceğiz” tehditlerine ve “şehitlerin kanı yerde kalmadı kalmayacak” söylemine baş vurulmakta; ABD’nin, ‘Avrupa’nın “teröristleri desteklemesi”nden yakınmalarla şovenizm alevi yükseltilmeye çalışılmakla; HDP kapatılma tehdidi ile karşı karşıya gelip HDP’li vekiller hakkında fezleke üstüne fezleke hazırlamakla; bölgede halkın seçilmiş temsilcilerinin yerine kayyum atanması savunulmakla sorun asla çözülemez.

 

Devlet organlarının ve toplumsal mekanizmaların, halkın eşitlik ve adalet ihtiyacına, zulme uğramışlık duygusuna cevap vermediği durumlarda, devletin başını çaresizlerin çare kapısı olarak görmek, Türk ulusunun kadim bir geleneğidir. Bu geleneğin özünde ve devlet başkanının şahsında milli birliğin korunması özlemi ile kaderde ve sevinçte birliktelik refleksi saklıdır. Bu sosyolojik olgu, devlet tepesindeki kişinin, eğer öyle bir niyeti varsa, halkı birlik ve beraberlik içinde tutabilmesi açısından büyük şanstır. Kürt sorunu dahil tüm toplumsal sorunların çözümü için en önemli gerekliliklerden biri budur.

 

Bazı somut gerçekleri bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekiyor: Kürtler sorun çıkaran, kendilerini buna adamış yurttaş topluluğu değil. Kürtler, Kürt olmayanlardan mütemadiyen bir şey talep eden insanlar da değil. Bir Kürt’ün benden ya da bu satırları okuyan bir ‘Kürt olmayandan eşit yurttaşlık talep etmesi anlamsız, zira ben/bizler bahşeden’ makamlar değiliz. Eğer sorun bir ‘eşit yurttaşlık’ sorunuysa -ki bence öyle- o eşit yurttaşlık ve ortak gelecek ancak birlikte’ kurulabilir.

SORUN ‘EŞİT YURTTAŞLIK’

Bunun yolu, yurttaşların diğeri’nin varlığını kabul etmesiyle mümkün. Eşit ilişki, birinin varlığı, tüm nitelikleri-farklılıklarıyla kabul edilirse mümkün. Asıl marifet, benzemezlerin bir arada ve birbirini boğazlamadan yaşayabileceği bir sistem kurabilmekte. Sistem sözcüğü teknik, hukuksal bir şeyler çağrıştırıyor. Oysa hukuk kuralları, hükümet biçimleri, yerel yönetim yapıları, yönetime katılım araçları, insansız ve tarihsiz bir düzlemin değil, en geniş anlamıyla siyasal düzenin tüm unsurlarının karmaşık birlikteliğinin sonucudur.

Türkiye, millet olarak yeniden geleceğe bakabilen bir özgüvenin tesisini sağlayabilmek için bu sorunların hakkaniyete uygun bir şekilde çözmek zorunda. Bu, kelimenin tam anlamıyla tarihî bir normalleşme süreci olacaktır. Anormal olanın, yani eski Türkiye’nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren, her türlü ayrımcılığı engelleyen, sosyal hukuk devletini inşa eden eşitlikçi bir demokratik düzenin kurumsallaştırılması, sürecin nihai hedefi olmalıdır. Çünkü Türkiye’yi ortak bir gelecek hayali etrafında bir arada tutabilmek, herkesin kendisini eşit biçimde içinde hissedeceği bir kimlikle mümkün. Bu manada, millet, ulus tartışması yerine, gerçek bir demokrasinin, bağımsız bir yargının olmamasının sonucunda ortaya çıkan Kürt sorunu gibi toplumsal sorunlarımızın sahici, kalıcı çözümü için asıl ve birinci önceliğimizin demokrasiye yeniden işlerlik kazandırmak, yargıyı bağımsız hale getirmek, siyasetin yok edilen zeminini kurmak, toplumu kutuplaştıran iktidarın elinden ülkeyi kurtarmak olduğunu düşünüyorum.

Son günlerde HDP’nin yayımladığı çağrının 4. maddesinde yer alan “Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunu Kürt sorunudur. HDP çözüm için hazırdır” görüşü, sorunun TBMM’de görüşülmesi düşüncesini onaylamaktadır. HDP Eş Genel Başkan Pervin Buldan, sorunla ilgili görüşünü şöyle yansıtıyor: “Meclis çözüm zeminini kurup demokratik müzakere yöntemiyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına ön ayak olmalıdır. Savaş politikaları, silah, çatışma yöntemleri yerine sorunlarımızı müzakere ve diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuzdur.” 

Çağrının 11. maddesinde yer alan “Sivil, özgürlükçü, yeni bir anayasa Türkiye’de yeni bir başlangıcın ve demokratikleşmenin tacı olacaktır” görüşü de demokrat ve özgürlükçü kamuoyunun talebiyle tamamen örtüşmekte ve Millet İttifakı’nın ortak düşüncesini onaylamaktadır .

HDP’nin, yeni anayasanın yapılması sırasını, seçimden sonra demokratikleşme dönemine bıraktığı anlaşılmaktadır. Ki bu da onun görüşmeci ve uzlaşmacı tutumunun kanıtıdır. Demokratikleşme, devlet örgütünün restorasyon ve rehabilitasyonunun tamamlanmasına olanak sağlayacaktır. Bu da ancak kapsayıcı, diyalog ve köprü kurucu olmakla, “yeni bir şey” inşa etmeye başladıklarını şimdiden göstermekle ilgilidir.

 

RELATED ARTICLES

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN SON HABERLER