Payas’lı Emekli Öğretmen ,Yazar Uğur Oğuz “ Söylenmeler” isimli şiir kitabından sonra : Yarından Önce Ölme…isimli kitabını Kavim yayınlarından çıkararak okuyucu ile buluşturdu.
Körfez Gazetesini Ziyaret ederek Gazetenin İmtiyaz sahibi Erdal Yılmaz İle sohbet eden Oğuz İmzaladığı bir kitabını da Yılmaz’a verdi.
Yılmaz Uğur Oğuza yayın hayatında başarılı yıllar diledi

Edebiyatımızda Bir ‘Noir’ Denemesi: Yarından Önce Ölme…
Bazı kitaplar vardır; bitirdiğinizde odadaki hava değişir, dışarıdaki rüzgârın daha da soğuk estiğini düşündürür; o kitabın değil, kendi vicdanınızın sayfaları arasında kaybolduğunuzu fark edersiniz.
Uğur Oğuz’un “Yarından Önce Ölme” romanı, tam da bu “ayaza tutulma” anını yaşatan, edebiyatın tarihsel gücünü sokağın karanlığıyla yoğuran sarsıcı bir roman.
Sadece bir suç hikâyesi anlatılmıyor romanda; insan ruhunun derin, karmaşık, aydınlıkla karanlığın içiçe geçtiği bir yolculukta nasıl şekillendiğini de hissediyorsunuz. Her adımda “vicdan ne kadar ağır bir yüktür?” diye soran edebi bir pusulayla ilerliyoruz.
Karşımızda, polisiye kalıplarını elinin tersiyle itip “Psikolojik Noir”in o puslu ve kaçınılmaz dünyasına sığınan bir anlatı var.
Uğur Oğuz, zor bir işe girişmiş, ‘Noir’ romanlarının bizi kasvetli yolculuklara çıkaran ana temasını – ilk romanı olmasına rağmen- oldukça başarıyla sunuyor. ‘Noir’ Fransızca ‘Kara’ demek. Edebiyatta bu tür, ‘Kara Roman’ tanımlaması olarak geçiyor. Kahraman olmayan bir ‘kahraman’ın, içsel derinliklerini serimlediği, atmosferin puslu, karanlık, boğucu tarzda verildiği, ahlaki ikilemlerin adım başı ilerlediği, kanlı bir hesaplaşmanın ertelenip, yerine içsel hesaplaşmaların ön plana çıkması ‘Noir’ edebiyatında sıklıkla kullanılıyor.
Naif Bir Ruhun Sıradanlık Direnişi
Romanın kalbinde bir süper kahraman yok; aksine, korkan, vicdanıyla ‘doğru’ hesaplaşmaların yolunu arayan ve sadece yaşamak isteyen bir “öğretmen” var. O, sensin, benim, biziz! Elinde silah değil, şiiri yaşam pusulası olarak tutan, felsefeyi soyut ‘şey’lerin tanımsızlığıyla uğraştırmak yerine bir yaşam öğretisine çeviren, kelimelerin naifliğini deniz feneri gibi kullanan bir öğretmenin; mafyanın, infazların ve kirli ilişkilerin ortasına istemeden de olsa düşüşünü izliyoruz.

Kahramanın Değil, ‘Sıradan’ Olanın Direnişi.
Uğur Oğuz, bir öğretmenin, bir aydının şiddetin ve korkunun hüküm sürdüğü bir yeryüzü parçasında yaşam mücadelesini sorgularken, aslında hepimizin içindeki o kırılgan ama dirençli naifliğe de sesleniyor: Kötülük, sen uğraşırsan dağılır (mı)?
Avanos’un Soğuğu, Payas’ın Nemi: Mekânlar Ruhumuz (mu)?
Uğur Oğuz, bizi iki zıt atmosferin içine hapsediyor. Bu atmosferde küçük dirençlerle, edebiyatla, şiirle, vicdanla insani bir direnişin izini sürüyor.
Avanos’un dondurucu kışı, öğretmenin toplumsal hayattan kopuşunu ve yaşadığı duygusal donmayı simgelerken; Hatay Payas’ın nemi, insanı uykusuzluktan bitkin düşüren nemi, üzerimize yapışan suç ve suçluluk duygusuyla bizi sarmalıyor.
Kentler, mahalleler romanda sadece birer dekor değil; olay örgüsünü büyüten, romandaki karakterlerin psikolojik çıkmazlarını somutlaştıran “zarif bir sertlik”le imlenen canlı unsurlar.
Roman tanımsız bir zamansallık içinde akmıyor. Organize suç örgütleriyle hayatlarımızın karartıldığı bir dönemi, sonsuz bir ‘şimdiki zaman’mış gibi sunuyor. Eski neşemizin kalmadığı, hayata dair enejimizin soğurulduğu, evlerimizin zorunlu/gönüllü hapishanelere dönüştüğü zamanın içindeyiz. Avanos, Payas, Ankara, İstanbul hiç fark etmiyor!
Küçük bir ilçede mafyanın bu kadar pervasızlaşmasıyla, insanların korkusu bazen de “hayatta kalma refleksi”ne dönüşen suskunluğa evrilebiliyor. Canlının uyum sağlama süreci! Bir ilçeyi ağ gibi saran bir ahtapotun, hepimizden neleri eksilttiğini sayfalar ilerledikçe ürpererek okuyoruz.
Suçun Dönüştürdüğü İnsanlar
“İnsan kime dönüşür?” ve “kötülük nasıl bu kadar sıradanlaşır?” soruları, ‘Katil kim?’, ‘Suçlu kim’ sorularından daha zor değil mi? Yazar, bu zorluğu göze almış durumda. Bir dedektif romanı okumuyorsunuz, bir suçlunun kaçıp kovalanması da değil yaşananlar.
Bu romanda suçun insanlarda, toplumda yarattığı ruhsal yaraları takip ediyorsunuz. Edebiyatçıyı, Cinayet Büro Amiri’nden ayıran da bu değil mi?
Mutlu Son: (Adalet) Bir Yanılsama mı?
Tam suçlular cezasını buldu, adaletin yerine geldiğini düşündüğünüz anda gelen o “sert tokat”, Noir dünyasında bir mutlu sonun ancak bir göz yanılması olabileceğini sessizce bilincinize nakşediyor. Finaldeki fotoğraf karesi, adaletin ne kadar kaygan bir zemin olduğunu ve gerçek cezanın bazen “tanık olarak hayatta kalmak” olduğunu gösteren sarsıcı bir mühür.
Okuyucuya Çağrı
Kitabı bitirip usulca bir kenara koyarken, “şiirsel melankoli” ile “sert gerçekçilik” arasındaki o ince çizgide yürürken bulacaksınız kendinizi.
Çünkü bu kitap, sadece bir “suç” hikâyesi anlatmıyor; insanın ruhunda açılan o derin deliklere, o karanlık boşluğa bakıyor. Ve o boşlukta, aslında kendinizi, görüyorsunuz.
Edebiyatın metropol kentlerden kurduğu egemenliğe karşı, Hatay/Payas’tan bir yazarın zor bir tür olan ‘Noir’ romanla (Kara Roman) ses vermesi desteklenmesi
gereken büyük bir cesaret. Uğur Oğuz bu sınavı başarıyla geçerek, edebiyat dünyasına katkılarıyla isminden söz ettirecek bir potansiyeli barındırıyor.
Hamiş: Yüzüklerin Efendisi/Kral’ın Dönüşü filminde kral ağır yaralanıp yerde yatarken, oğlu yaralı babasına sarılıp tek bir cümle söyler.’’Bu kötü günlerin bittiğini görmeden ölme!’’

Kendi Kaleminden Uğur Oğuz Kimdir?
1966 yılında Payas’ta doğdum.İlk,orta ve liseyi yine Payas’ta okuduktan sonra Demirci Eğitim Yüksekokulu’nu bitirerek 5 yıl görev yapacağım Rize’ye atandım.Daha sonra 2 yıl Nevşehir(Avanos) ve 21 yıl İskenderun’da öğretmenlik yaptım.2017 yılında emekli oldum.Sözü ve müziği bana ait olan bestelerimi sosyal medyada paylaştım.2025 yılı yazında “Söylenmeler” isimli şiir kitabım yayınlandı.Şimdilerde ilk romanım “Yarından Önce Ölme” okuyucularla buluşuyor.
Evliyim ve iki oğlum var.
Hatay, Payas’ta yaşamıma devam ediyorum.
