1983 yılında 12 Eylül askeri darbesinin ardından idam edilen İskenderunlu Ali Aktaş‘ın ailesine yazdığı son mektubu 26 yıl aradan sonra teslim edilmişti. Ali Aktaş, ölüm yıldönümünde mektubuyla anıldı.

İdam edilişinin yıl dönümünde ailesinin Ali Aktaş’tan bir parçaya kavuşması duygu yüklü anlar yaşattı.
İskenderunlu Ali Aktaş, 27 yaşında iken doğum gününde idam edildi. Dönemin sıkıyönetim komutanlığı Ali Aktaş´ın ailesine yazdığı ‘son mektubu´ sakıncalı bulmuştu.
12 Eylül´deki idamların gözlemcisi, 30 yıl sonra konuşmuştu. 12 Eylül 1980 darbesinin en acı, en karanlık sonuçları içinde sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği ve aceleyle uygulanan idam kararlarından 4´ünün gözlemcisi Ali Aktaş´ın da idamının tanığıydı.
Adana´da idam sehpasına çıkarılan dört mahkûmla ilgili bilinmeyenler, infazlarda gözlemci sıfatıyla hazır bulunan Mustafa B.´nin anlatımlarıyla gün ışığına çıkmış, hücrelerinden alınıp götürülüşleri, ailelerine yazdıkları son mektuplar, son arzuları, arkadaşlarının anlatımları, infaz tutanakları ve mezarları…
Dört İdam 1 Tanık

Dört İdam, Bir Tanık, gazeteci Akın Bodur´un kaleminden 30 yıl aradan sonra 12 Eylül karanlığına tutulan, güçlü, sarsıcı, etkili bir ışık olmuştu. Anne, ömrünün üçte birini oğlunun mektubunu bekleyerek geçirmişti.
12 Eylül döneminde Adana ve Gaziantep bölgesindeki idamların anlatıldığı “4 İdam 1 Tanık” kitabını hazırlarken mektubun bir kopyasına ulaşan gazeteci Akın Bodur, mektubu 25 yıl 7 ay sonra Aktaş´ın ailesine 2008 yılının Eylül ayında teslim etmişti. Oğlunun son mektubuna 25 yıl 7 ay sonra kavuşan 72 yaşındaki anne Ganime Aktaş, “Bu mektupla yüreğime bir yumruk saplanmış gibi oldu” demişti.
Ali Aktaş’ın Son Mektubu
“Sevgili anacığım, sevgili babacığım bu satırlarımı yazıp bitirdikten sonra hayata veda etmiş olacağım ve belki bu mektubu yazıp bitirdikten sonra sizlere ya ulaşır ya ulaşmaz bu hususta da pek bir güvencim de yoktur. Çünkü yazıp da size yollayacağım bu veda mektubunun içeriği çok geniş veya kendilerince yasak olacaktır. Ulaşırsa dahi yine kendilerince politika icabı olacaktır. Sevgili babacığım ve anacığım ben bir inanç uğrunda gidiyorum. Evet doğruluğuna inandığım bir inanç uğruna fakat bu inancım mevcut düzene karşı olmak, sömürü soygun düzenine karşı olmaktır. Ben bir davadan yakalanmış ve yargılanmış isem de bu işin yalnızca formalitesidir. Çünkü benim asılmam için koyulması gereken hukuken bir delil olması gerekir ki durum delil yetersizliğiyle de açık olmasına rağmen ve karar kanaat üzerine olmasına rağmen ben idama götürülüyorum. Evet ben söz konusu adam öldürdüğüm için değil emperyalizme, faşizme, sosyal-emperyalizme, sosyal-faşizme karşı yılmaz, usanmaz ve tavizsiz mücadelemden dolayı asılmaktayım. Evet onlar bizim nefes alışımızdan dahi korkmaktadırlar. Oysa ki ben maddi olarak yok olsam da manevi olarak yok olmayacağımı da biliyorlar. Evet ben ve benim gibiler inandıkları davaları uğrunda madden ölsek de, manen yaşarız, yaşayacağız, buna inancım tamdır. Ben ölüme gideceğimi delil etersizliği olmasa da dahi baştan beri biliyordum. Çünkü onlar kendilerinin yoka, mahfa götürecekleri halka ve devrime ihanet etmeyenlerin yüreklerinde derin bir korkudur. Ben yok olabilirim ama halkımın mücadelesi hiçbir zaman ölmez, öldürülemez. Halk bağrında nice tohumu tohumları türetmiş ve türetecektir. Evet ben ölüme giderken hayata erken veda etmekte olmama yanmaktayım, yoksa öleceğime değil. Her an her zaman ölümden korkmadım. Korkmayacağım da, çünkü ben anamdan babamdan, ben halkımdan korkusuzluğu acı içinde ızdırap içinde yokluk ve kıtlık içinde sabrı, sabretmeyi inançlarınla düşmana ahd yaşamayı, hem de başı dik ve gururluca yaşamayı ama bir saat daha, bir saniye daha. Size çok şey yazmak istiyordum zaman zaman ama yazamadım. Nice yazacaklarımdan, nice söyleyeceklerimden ancak söyleyebilip yazabileceklerimden başka bir şey ne söyleyebildim ne de yazabildimse de bunu anlarsınız inancındayım.”
