Garip Turunç Yazdı: Charles Dickens

0
58

Garip Turunç – ZULÜM

Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul görmüş İngiliz yazar Charles Dickens’ın (1812-1870) “İki Şehrin Hikâyesi” (Çev. : Meram Avas, Can Yayınları) romanında Bastille hapishanesinde suçsuz yere 18 yılını geçirdikten sonra, eski dostunun yardımıyla kurtulan Dr. Manette’in hayat hikâyesi anlatılır. Manette, kızına kavuşur, Londra yolculuğuna çıkar. Bu sırada yaşanan Fransız 1789 Devrimi hayata dokunmaya başlamıştır bile. Mazlumların zalime, zalimlerin ise mazluma nasıl dönüştüğünü tüylerimiz diken diken okurken “özgürlük, eşitlik ya da ölüm” sloganları arasında sokaklarda dolaşır, sonrasında devrim umudunu taşıyanların bir bir giyotine gönderilmelerinin acısını yaşarız. Bir toplumun geçiş dönemi, umudun rüzgâr gibi tersine dönüşü gözler önüne serilir.

Kimi zaman toplumlarda geçiş dönemleri uzun sürer. Kan, gözyaşı ve acı yaşamların sıradan öyküsüne dönüşür Tıpkı memleketimde olduğu gibi…

TÜRKİYE BİR ZULÜM SÜRECİ YAŞIYOR

Zulüm, mazlumu da zalim kadar lekeler. Mazlumun ruhunda da kolay iyileşmeyecek yaralar açar.

Bir baskının altında uzun yıllar yaşayanlar, onurlarını, yaşamlarını, varlıklarını koruyabilmek için biçim değiştirmek zorunda kalırlar. Güvensizlik içlerine işler. Bir fırtınanın içinde korunabilmek için birbirine sarılıp kenetlenmek onlarda bir alışkanlık haline gelir, kendi kader yoldaşlarından başkasına güvenmezler. Kendilerinden olmayan herkese kuşkuyla bakarlar. En küçük bir eleştiri onları bazen zalimleri yaraladığından daha fazla yaralar, bu eleştirinin gördükleri zulmün bir parçası olduğuna inanmaya yatkın dururlar. Sonunda bütün bunlar onların vazgeçemeyecekleri içgüdülere dönüşür.

Türkiye çok uzun süren bir zulüm dönemi yaşadı, benzer bir süreci yaşıyor. Bu ülkenin solcuları, aydınları, gazetecileri, akademisyenleri, dindarları, Kürtleri büyük acılardan geçti, şimdi de geçiyor. Hepimiz yaralandık, yaralanıyoruz. Aynı acılardan geçmelerine rağmen kendi aralarında kümeleşen mazlumların birbirlerine kuşkuyla baktığına şahit oluyoruz. Solcu dindarla, dindar Kürtle anlaşmakta zorlanıyor. Çekilen zulüm solcuları solculara, Kürtleri Kürtlere, dindarları dindarlara yakınlaştırmış. Neredeyse herkes cemaatlaşmış. Aranan demokrasi, herkesi bir eşitliğin içinde toplanmaya çağırırken bu çağrıya uymakta zorluk çekenlerin, ayak sürüyenlerin, gelişmeleri kuşkuyla karşılayanların hatta gelişmeleri durdurmaya çalışanların mazlumların arasından da çıktığını farkediyoruz.

İnsan olmanın, “insan” kimliği altında birleşip kaynaşmanın herkese zor geldiği tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Herkes ayrı ayrı demokrasi istediği, bunun için mücadeleler verdiği halde, yıllardır yeni bir dönemin yaşandığını kabul etmek herkese aynı derecede zor geliyor.

DEVLETİN ZULÜM POLİTİKALARI

Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen ama kısa süre sonra görevden alınan, yılların Kürt siyasetçisi Ahmet Türk şöyle sesleniyordu: “Uzun yıllar siyasetin içinde yer alan biri olarak, devletin zulüm politikalarını iyi bilenlerdenim. 12 Eylül’leri, 1994’leri yaşadık. Ancak inanın ki, hiçbir dönemde şimdiki kadar Kürtlerin üzerine gelindiğini görmedim. Tamamen Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik ve Kürtlerin kazanımların fili olarak bitirmeye yönelik bir durumla karşı karşıyayız. Kürtlerin moralini bozmaya ve demokratik siyaseti dağıtmaya yönelik bir anlayışla yaklaştıklarını biliyoruz. Koşullar ne olursa olsun demokratik siyasette ısrarlı olacağız.”

Öyle ya, Açılım süreçleri dünya örneklerinde geçerli olduğu üzere, ülkemizde de “Dolmabahçe’de, Oslo’da, İmralı’da olur” denildikten sonra “Meclis’te siyaset yapan HDP’liler için geçerli olamaz. Haklarında açılmış davalardan, iç ya da dış merkezli üst yargılamalarda, Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları’ndan yargı kararları ile aklanmış olsalar da sil baştan apaçık talimatlı yeniden açılan yeni davalar ilişkili tutsaklıkları sürdürülenler için olmaz..” diretmesinde hiçbir sakınca görmüyorlar…

Barış süreci için geçerli olan, tüm Cumhur cephesi lider kadrolarının en tepeden, en alt siyaset, bürokrasi.. kadrolarına kadar geçerli olan çok sayıda benzeri fotoğraf karelerini yok sayarak sadece HDP kadroları için kullanmayı, kendilerinin başarılı siyaset, strateji atağı olarak Meclis kararına dönüştürmek üzere atağa geçmiş bulunuyorlar. Kanıt fotoğraf karesinin kendilerinin barış süreci projesi içinde çekilmiş olması gerçeğini onaylamakta bir sakınca görmüyorlar. Kendilerine, kadrolarına dönük, bire bir sayısız benzer fotoğraf karesi varlığından utanç duymuyorlar..

ZALİMLERİ DURDURMAK DEĞİL MAZLUMLARI KAYNAŞTIRMAK

Sanırım, bu yeni dönemde asıl zorluğu zalimleri durdurmakta değil mazlumları kaynaştırmakta çekeceğiz. Kimse Kürtlüğünü, dindarlığını, solculuğunu unutmak zorunda değil ama Kürdün Kürtlüğü, dindarın dindarlığı, solcunun solculuğu tek ve gerçek kimlik sanması, bu kimliği paylaşmayanlara içten içe bir düşmanlık beslemesi, her grup mazlumun başka bir mazlum grubunu zalimlerden görmesi, zulmün hepimizde bıraktığı bir yara izi olarak kanamaya devam edecek.

Hepimizin ortak bir “demokrat” kimliği altında birleşmemiz gerektiğini, sırf kendi grubunun çıkarı için mücadele etmenin hepimizi bencilliğin çirkinliğine iteceğini, ortaklığı reddetmenin zulmü sürdürmekten başka bir işe yaramayacağını kavramakta zorluk çektiğimiz sürece acıları yatıştıramayacağız.

Selahattin Demirtaş’ın demir parmaklık arkasından yükselen sesi de buna işaret etmekte: “Üyesi olduğumuz toplum; açlık, yoksulluk, adaletsizlik, savaş, işkence politikalarıyla terbiye edilmeye çalışılırken, korku ve karamsarlık yaygın ve kronik bir ruh haline dönüşürken hiçbirimiz oturup durumu seyredemeyiz. Sorumluluk duygusuna sahip her bir aydın, siyasetçi, yazar veya entelektüelin elini taşın altına koyarak topluma öncülük etme görevi vardır. Acilen ve acilen demokrasi bloğunu inşa etme mecburiyetindeyiz. Türkiye toplumunun ezilenleri, ötekileri, demokrasi yanlıları, cumhuriyet değerlerine bağlı olanları, eğer bugünlerde bir araya gelemiyorlarsa, bir daha asla bir arada duramaz, bir arada yaşayamazlar.”

Artık zalimlere söyleyecek sözümüz yok. Şimdi sanırım mazlumların mazlumlara hitap etmesi gereken safhadayız. Mazlumlar mazlumlarla konuşmalı artık. Demokrat olmak Kürt olmaktan, dindar olmaktan, solcu olmaktan daha önemli hale gelmezse, kendi kimliğimize demokratlığı eklemezsek birbirimize zulmedeceğiz. Zalimler ortadan kalkacak ama zulüm sürecek.

Mazlumların artık yalnızca kendi cemaatleri, kavimleri, yoldaşları için değil başka mazlumlar için de demokrasi istemeleri gereken günlerdeyiz. Mazlumlar birleşebilecek mi? Yoksa birbirimizin zalimi mi olacağız? Karşımıza dikilen en zor soru bu şimdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here